15 Haziran 2008 Pazar

bir küçücük kız çocuğu...



Neşe içinde hazırlanıyordu kız, haftasonunu geçirdiği evinden, üniversite sınavına hocalarıyla birlikte hazırlanabilmek için yazıldığı yatılı kursa gitmek üzere... hem mutlu, hem buruktu. herkesi görememişti bu izninde. tüm ailesine sarılamamıştı ama ne de olsa haftaya tekrar gelecekti evine. hem o gelemediği zamanlarda ailesi geliyordu yanına. yine arardı onları, "özledim" derdi ve hoooop ailesi kapıda belirirdi. ailesi seviyordu kızı. annesi, kardeşi en çok da babası...
saçlarını toplarken, bir yandan annesine yurttaki şımarık kızlardan, zeki arkadaşlarından, istediği bölüme girebilmesi için kaç net yapması gerektiğinden bahsediyordu heyecanlı heyecanlı. bir yandan kahvaltı masasını toplayıp, diğer yandan kızının anlattıklarını dinleyerek yorum yapıyordu annesi. kız o an "herşeyi nasıl bu kadar kusursuz yapabiliyor" diye geçirdi içinden annesine tatlı tatlı gülümseyerek. sarıldı, öptü O'nu. içinden "ne olursa olsun, ben hep senin yanındayım" demek geldi birdenbire. sustu... yine başlamıştı içi karışmaya. her ayrılık anında böyle olmazmıydı? içinde kelebekler uçuşurdu hızlı hızlı ve midesi bulanırdı bu karmaşadan. yüzünü yıkadı. sabahtan beri derin derin nefes alamıyordu., birşey düğümleniyordu boğazına, bir taş vardı sanki yüreğinin orta yerinde. ayrılık canını çok acıtıyordu. ah bir bilebilseydi asıl sebebini yüreğindeki bu ağırlığın...



saate baktı, vakit gelmişti. annesi yurttaki arkadaşlarına götürmesi için hazırladığı birbirinden leziz yemekleri iliştirmişti bavulunun bir köşesine. ahh annesi!!! hiç kıyamazdı ona. bavulları son bir kez kontrol ederken çalan telefon, kızın yüreğindeki taşı yerinden oynattı. artık bu kadarda olamazdı. kız iyice abartmıştı artık bu ayrılık hüznünü. paranoyaklıktı bu. bu kadar tedirgin olacak ne vardı? alt tarafı telefondu çalan... hayır... bu kez farklıydı... annesinin telefonla konuşurken yüzü bembeyaz kesilmişti. telefonu kapatıp bir telaşla pencereye koştu annesi. "kötü birşey olmuş" dedi evin karşısında bulunan ofise bakıp... ve kaçar gibi koşarak çıktı evden. kız anlam veremedi annesinin bu korkusuna ve telaşına. annesinin konuşmalarından arayanın yengesi olduğunu anlamıştı. ama yengesi sabah sabah onlara nasıl bir kötü haber verebilirdiki??? annesinin bu kadar hızlı hareket etmesine şaşırmış, yüzünün tedirgin ifadesi ve rengini solukluğu ürkütmüştü kızı. koştu peşinden. annesine yetişmek ne mümkündü... ofisin önüne geldiğinde içeriye baktı girmeden önce. annesi bir koltuğa oturmuş ve herkesin yüzüne bakıyordu bir cevap bekler gibi. içerisi çok kalabalıktı. sabah sabah bu kadar kalabalık olması pek alışık oldukları bir durum değildi. galiba haklıydı annesi. amcaları da içerdeydi. herkes telaşlıydı. daha da kötüsü herkes çok üzgündü... kız kendini toplayıp içeri girdi, durdu... insanların yüzüne tek tek baktı, kimse yüzüne bakmamaya çalışıyordu... noluyordu? birileri bişeyler söyledi, karardı birden ortalık. gözleri kapandı ve olduğu yere yığıldı...



oysa ne güzel geçmişti haftasonu... akşam "kahramanım" dediğiyle telefonda konuşmuş ve ondan " sabah İstanbul'a gelmek için yola çıkacağını ve eve gitmeden önce yurda uğrayıp kendisini ziyaret edeceği müjdesini" almıştı. "yatmadan önce bahçeyi suladığını, çiçeklerin birdenbire solduğunu" söylemişti telefonda uğruna ölecek kadar sevdiği kişi. sonra" anlamadım çiçeklerime ne olduğunu, sanki zehirli su dökülmüş üstlerine, hepsi boynunu büktü" demişti kızın gönlündeki o eşsiz insan... kız korkmuştu bu sözlerden. çünkü hep inanırdı bitkilerin ve hayvanların kötü olayları sezeceğine. ama üzerinde durmak istemedi bu düşüncenin. belli ki saçmalıyordu işte... saat 23:00'ü gösteriyordu bu konuşmayı yaptıklarında. hemen yatmalıydı, sabah olsun, "o" yola çıksın, İstanbul'a gelsin ve eve gitmeden yurda uğrayıp, bu heyecanlı ve onu çok özleyen küçük kızı görsündü. 17 yaşındaydı kız ama hep "küçük"tü işte.hep çocuksu, hep masum, heran kırılgan, hep şımarıktı... sevgi dolu ailesinde prenses gibi büyütülmüştü. nerden bilebilirdi hayatın onu birden büyüteceğini, omuzlarına taşıyabileceğinin çok üstünde ağırlık yükleyeceğini...



bir uğultu duydu önce... bulanıktı her taraf. yüzleri seçemiyor, sesleri ayırt edemiyordu. hatırladıkları rüya olamayacak kadar korkunçtu. yanlış hatırlıyor olmalıydı. biraz önce ofiste duydukları gerçek olamazdı. O...Canından çok sevdiği, "seni benim elimden Allah bile alamaz" diye meydan okurcasına kızını seven "babası" Allah'ın yanına gitmiş olamazdı. sabah yola çıkacaktı, nasıl olurdu??? trafik kazası mı geçirmişti ama çok iyi araba kullanırdı? bu saatte haber geldiğine göre çok erken yola çıkmış olmalıydı. hayır hayır... başka bişeydi babasını alıp götüren... küçücük yüreği yerinden söküldü kızın, annesine baktı... perişan, bitkin ve "yalnız" annesine. O'na "ne olursa olsun ben hep senin yanındayım" dedi az önce sustuğunun aksine...



evet... trafik kazası değildi... kalp krizi geçirmişti babası gencecik yaşında...veda eder gibi geçirmişti son gecesini evinde... Türkiye'nin dört bir yanından getirttiği çiçeklerle donattığı bahçesini sulamış, ailesinin biricikleriyle vefatından 2 saat evvel telefonla konuşmuş ve "tüm zenginliğim" dediği köyündeki evinde yummuştu çakmak çakmak gözlerini hayata, hiç hazırlıksız... zaten hep öyle hazırlıksız olmazmıydı? insan nasıl hazırlanırdı ki ölüme, hele kedi ölümüne???



çok severdi çiçekleri... bıraksanız bahçede yatacak kadar... çiçek dikerken eline topladığı solucanları kızının avucuna bırakırdı "kızım şu tohumları bir tut bakıyım" diyerek, sevimli afacanlıkla... çiçekleri sularken kızını da ıslatırdı baştan aşağı, sende çiçeksin, benim çiçeğimsin diyerek... hayat doluydu... sabırsızdı... "3'e kadar sayarım sonra giderim acele edin" derdi ve gerçekten giderdi ama 3'ü hiç söylemeden. kimse bekletmezdi O'nu...3'e kadar sayarken hep yeterli zamanı tanırdı eşine ve çocuklarına rahat rahat hazırlansınlar diye... böyle de inceydi aslında... kocaman yüreği, çimen yeşili gözleri vardı... yakışıklıydı... kıskanırdı kız onu, annesinden biraz farklı da olsa... şimdi... babasını kimden kıskanıcaktı... O'nu kendisinden apansızca ayıran ölümden mi???



vücudundaki titremeyi kontrol altına alıp, gözyaşlarını tuttu dudaklarını ısırarak. böyle davranması gerekiyordu. O artık "koskoca" bir kızdı. genç yaşta dul kalmış annesi ve henüz deli çağlarında olan bir kardeşi vardı. kendini bırakmanın zamanı değildi. koluna girdi annesinin.. dermansız kalan kadıncağızı eve nerdeyse sürüklemişlerdi.sonrasında birkaç yıl sürecek olan bu tepkisiz kalan bakışlar ilk o an yerleşmişti annesinin yüzüne... kolu kanadı kırılmıştı annesinin. kendini unutup annesine yanmaya başlayacaktı nerdeyse kız, birden aklına geldi babası. güçlü olmalıydı. çok zordu bu belki ama başarmalıydı. acısını gömdü içine. öğrenecekti yavaş yavaş acılara tutunarak yaşamayı. hayat devam ediyordu....

devam etti ve ediyor da hayat tam 10 yıldır...

sadece "o baba" değildi ölümü hazırlıksızca kucaklayan. diğer tarafta içi kavrulurcasına yanan "biz" vardık. annem, kardeşim ve ben... evet çok hazırlıksızdık 10 yıl önce 12 ekim günü yaşanan bu olaya... annem, kardeşim ve ben... öylece kalakaldık... 10 yıldır yaşıyoruz sol yanımızda tarifsiz bir acıyla... ve evet artık biliyoruz... hayat devam ediyor...

artık her babalar gününü annemle geçiriyoruz. tıpkı ben evlenirken, aramızda ol(a)mayan babamızdan izin istemem, askere giden kardeşimin O'nunla vedalaşması gibi... annemize alıyoruz hediyemizi. adet olan hediye almak değil tabi hatırlamak ya, biz hiç unutmadık ki...

"seni benim elimden Allah bile alamaz" derdin ya baba... beni senin elinden almadı, kıyamadı sana... keşke bana da kıymasaydı, beni sensiz bırakarak...

babalar günün kutlu olsun...


not : tüm babaların, baba adaylarının, çok isteyipte baba olamayanların, baba olmak için hazır olmayı bekleyenlerin babalar günü kutlu olsun...


sevgilerimle...

Duygu

2 yorum:

AYŞE FIRAT dedi ki...

Canımın içi....Ogunleri tekrar yasıyor gıbı oldum okurken.. Allah sabrınıda verıyomus... NE GUNLERDI BE DUYGUM... TAM 10 YIL ONCE....

duygu dedi ki...

ayşecim; evet canım benim o zamanlarda da yanımdaydın, şimdi de öylesin. dilerim Allah bir daha böyle acılar yaşatmaz ne bana nede başkalarına... ama işte hayat...

teşekkür ederim varlığın için...