09 Kasım 2009 Pazartesi

sen şimdi dallarımda hayat buluyorsun...

dalım budağım, ucum bucağım sensin canım kızım...
gözümün değdiği her yere iliştiriyorum seni...
uyanıkken kucağımda, uyurken evimin duvarında izliyorum...
ne kadar açılırsa dalım göklere, o kadar derine iniyor köklerim...
ve her bir dalı baharı kıskandırırcasına SEN dolu...
bu bizim hayat ağacımız... seninle doğan, büyüyen...

07 Kasım 2009 Cumartesi

Altına imzamı atarım... gururla...



Atamızın ölüm yıldönümü 10 Kasım'a kadar devam edecek anlamlı bir kampanya var. Bir çok arkadaşım haberdar, destek yazılarını yazdılar. Hala destek olmayan varsa ben de hatırlatmak istedim. Acele edin 10 Kasım'a az kaldı.
"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Atamızın bu sözüne katılıyor ve O'na olan bağlılığınızı göstermek istiyorsanız yapmanız gerekenler aşağıda ve Birmilyon kalem'de.
Atamızın ölüm yıldönümü olan 10 Kasım'da yine anlamlı bir kampanyaya imza atıyoruz.

Atamızın veciz sözlerinden "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." sözünün altına imzamızı atıyoruz. Ülkemizin birlik ve beraberliğini korumak, kardeşlik duygularını pekiştirmek adına bu anlamlı günde 10 Kasım'da Atatürk'ün huzurunda Anıtkabir'de sunulmak üzere bir imza kampanyası düzenliyoruz.

Kampanyamıza katılmak ve destek olmak için yapabilecekleriniz iki adımda gerçekleşiyor. Birincisi: Açtığımız Postun altına Yorum bölümüne 1 satırı geçmeyen yorumunuzla birlikte Adınızı yazıp gönderiyorsunuz. İkinci olarak ise kampanyamızı duyurmak. İsterseniz duyuru logomuzu sitemizin linki ile birlikte kendi sitenize ekliyorsunuz. E-postalarla dostlarınıza kampanyayı dıyurabilirsiniz.

10 Kasım'a sayılı günler kaldı. Ne kadar hızlı ve çabuk bu iletiyi yayarsak o kadar çok kişiye ulaşmış oluruz. Haydi, hep birlikte ve yüksek sesle söyleyelim:
"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

Saygılarımızla...

Birmilyonkalem.com Yönetimi Adına
A. Şebnem SOYSAL & Erkan BAL

Not: Mesajlarınız çıktısı alındıktan sonra özel bir dosya halinde Genel Yayın yönetmenimiz ve yazarlarımızdan oluşan bir heyet tarafından Anıtkabir'de Ata'nın huzuruna iletilecektir.

04 Kasım 2009 Çarşamba

biraz renk kat hayatına, bak nasıl güzelleşecek dünya...

aslında O'nun için değil, sadece kendim için yaptım bunu... o rengarenk topları örerken eğlendiğim, her birini bir başka şekerlemeye benzettiğim vede içlerini gülücükle doldurup pof pof kabarttığım için en çok ben hakettim bu eteği...
tabiki O'na daha çok yakıştı...

aslında herşey yüzündeki bu ifade,
çılgınca yaptığı bu dans ve
hiç bilmediği halde bale figürlerini sergileyebilmesi için...
yada Derin bahane, herşey kışa selam çaktığımız bu gri günlerde, biraz daha renk için...
not: bu topları yaptığımı bak taaaaa ne zaman yazmıştım.... tembel tenekeyinin tekiyim ben...

01 Kasım 2009 Pazar

bizim evden yükselen çığlıklar...

nadasa aldım kendimi... 2 gün boyunca evde, erken ergenlik yaşayan 3 yaşında bir kız ve kendini örümcek adam zanneden 8 yaşında bir veletle uğraşmak bu bünyenin içine etti...
mütemadi bir çığlık eşliğinde hayatımı sürdürmeye çalışırken, kendimi balkona hapsetmenin ruh ve beden sağlığım için en iyisi olduğuna karar verdiğimde, evin hali içinden bir at sürüsü geçmiş gibiydi...

herşeyi bildiğini iddia eden erkekle, tüm duygularını çığlık atarak ifade eden bir kız çocuğu arasında, duyanları dumur eden diyaloglarda yaşanmadı değil, bu da işin nadir beliren eğlence kısmı oldu benim için.

arkadaşımın 8 yaşındaki oğlu Korcan ve bizim delifişek Derin'den bahsediyorum... onlar aralarında iletişim kurmaya çalışırken eğlenmedim değil. baksanıza neler söylüyorlar;

korcan-derin sen hangi takımı tutuyorsun, Fenerbahçe mi, Beşiktaş mı?
derin-ben Atatürk'ü tutuyorum. en büyük Türk Atatürk...
korcan-yaa öyle değil... sarı-lacivert mi, siyah-beyaz mı?
derin - heeeee... annadım... ben pembeyi seviyorum. bak annem almış pembe çizme... giysene... korcan- yaa Derin öyle değil... hani futbol takımları var ya.. onu diyorum...
derin-anneeee korcan çizmemi beğenmedi, giymicem ben onu artık. bana sarı -yacimet çizme al...
korcan- derin bu kız çizmesi giyemem ben onu... sen giy. kızlar pembe giyer.
derin - hee tamam anne ver bana... korcana al sarı-yacimet çizme... hadi gidelim... yaaaa annneee şimdi gidelim ona da alalım çizmeeee... o misapiiirrr...
....
derin - annneeee napıyosunuz ordaaaa. sizi görüyorum... Korcan öyle çiş yapılmaz... otursana
kooozete heryere çiş dökülücek şimdi.
ben-derincim lütfen odana gidermisin, başkalarını tuvaletteyken izlemek çok yanlş bişi...
derin- anne korcan hasta mı, bacakları mı acıyo oturup çiş yaparken... (allah'tan cinsel organlardan bahsetmedi)
el yıkama faslı falan derken konuyu kaynattım neyse ki....

erkek çocuk savaş oyunu ister, futbol ister, bizimki tokalarını ona giydirmek ister, bebeğini emzirmesini ister...

ben uyuşmuş beynim ve suratıma asılı kalan gergin gülümseyişle boooş boş bakakalırım onlara...
2. çocuğu aklıma hiççç getirmeden...

not: zaiyat epey yüksek... oyuncakların %70'i savaş oyununda, Derin'İn gözlüğü ise koltuğu trombolin olarak kullanıp zıplamaları sonucu kırıldı... vahhh!

27 Ekim 2009 Salı

pek bir mutlu ama en çok şanslıyım ben...

çünkü başımı sıcak tutsun diye ördüğü bere, aslında yüreğimi ısıttı...
ahh! nasılda severim turkuaz rengini...
biliyorum ki aynı şehirde olmasaydık da, yine "acil durumda aranacakların" başında gelecek ve yine böyle sarıp sarmalayacaktı bizi, o en içten sevgisiyle...
çünkü Derin'de artık kısmen bir abinin varlığını biliyor, onun sayesinde...
ve tıpkı benim annesine sarıldığım gibi, o da sıkı sıkı sarılıyor, arkadaş kontenjanından abisine...

iyiki geldin İstanbul'a, iyiki geldim sana...

ben senin yüzünü güldüreyim derken, sen beni öyle ters-düz ettin ki yamuğun alasıyım şimdi...
herşey çok güzel olacak, biliyorum, biliyorsun...

21 Ekim 2009 Çarşamba

izmir vurdu, salı salladı...

ben İzmir'in üzerinden, salı günü de benim üzerimden geçti...
hiç inanmazdım, "bir film izledim, bir kitap okudum hayatım değişti" diyenlere...
değişim gelişimlerle tamamlanan bir süreçti bana göre. öyle pat diye, vahiy gelir gibi bambaşka biri olunmazdı...benim kadar kendiyle çelişen biri daha yoktur heralde. 28 yaşındayım, bir anneyim... hayatımı temize çekerken, doğru bildiklerimin kocaman saçmalıklara dönüşümünü izliyorum şaşkınlıkla... içime kaçan biri sürekli fısıldıyor. şunu yap, bunu bırak, sen busun, yaaa bi git güzelim yaa diye diye... birde edepsiz, sözünü dinlemesem fırçayı kayacak gibi heran...kocaman bir şehre yeni adım atan saç örgülü Kezban ürkekliğiyle dinliyorum söylediklerini içimdekinin. bu hayatı asıl bilen o diye birde güveniyorum ki sorma...


nasıl güvenmem...

geçmişim, yaralarım, gülücüklerim, çocukluğum, hayallerim aslında o... hayatımın en tozlu sayfaları, o dolabın en üst rafı aslında... üzerine örttüğüm tozlu örtüyü kaldırınca duyuldu sesi... tüm geçmişim dimdik duruyor karşımda... yaşamadığım her günüm elele tutuşmuş, bir otoban gibi uzanıyor önümde beni hayallerime kavuşturmak için...


diyor ki; gözlerini açman yetmez, perdelerini de aralamazsan görmek istediğin deniz hep hayalinde kalacak, o serinlik ancak anlatılan kadar canlanacak zihninde... değiş... bakmakla görmek arasındaki farkı irdele... gözünü de aç, gönlünü de...
ve çık dışarı... bak nelerden mahrum ediyorsun kendini, içini, en önemlisi kalbini... şimdi sadece gülümse geleceğine... ne istiyorsan onu yaşayacaksın...

not: bu yazı, bir haftalık İzmir kaçamağıyla bir can'ı, bir dost'u ziyaretimden sonra kendi kendime belirlediğim yeni mottom olsun... fotoğraflar İzmir'de kaldığım eve ait...

11 Ekim 2009 Pazar

bir küçücük fıçıcık, içi dolu Derin...

bir çocuk park ister, top havuzu ister, zıp zıp ister yada işte bilemedin kumda tepinmek ister dimi... 3 yaşına 2 ay kalmış bir çocuk ne anlar Miniatürk'ten... kimseyi kandırma Duygu, en çok sen istedin oraya gitmeyi... derin ne bilsin, İzmir Saat Kulesi'ni, Sümela Manastırını ıvırı zıvırı... bal gibi de eğlendin ve bal gibi de yoruldun kızını Efes Antik Tiyatrosu'nun içine girmeye çalışmasını engellemek, Anıtkabir'de Atatürk'ü görücem diye ağlamasını susturmaktan... bunca yorgunluğa değdi diyebilmeyi isterdim.. eğer bu kadar kalabalık ve gürültülü olmasaydı...
gezdin gördün peki ne yedin içtin diye sorarsan -ki bilmiyorum merak edermisin- ahanda şu derim sana... spiral kesilmiş patates kızartması... ahım şahım bişi değil, şekil itibariyle merak uyandırdı bende... Derin klasik sunumdan yanaydı... tabakta tercih etti kızartmasını... (ve evet bugün sağlıklı mönüyü pas geçtik) anne-baba aç gözlü olur, çocukta kırıta kırıta yemek yerse, onun tabağına sulanmamak olmazdı...
aaaa bak Derin orda ne var?
ya anneeee ben yiyicem...öff gidin yaa...
tanrım... kızımın benden tabağını saklayıp gizli saklı bir köşede yemeğini yediğini de gördüm ya, ölsem gam yemem artık :)

bugünü Taksim'de sonlandırmaya karar vermiştik ki, Derin mercimeğinin uykusu geldi... huysuzluk tavan yaptı... ama ben Balık Pazarı'na girmişken, o pasajdaki sahafları gezip eski kitapları koklamak, önceleri pek bir uzak dursam da şimdilerde çok sevdiğim midye tava yemek istemiştim... ama...
kös kös evimize döndük...
 


Design by: Blogger XML Skins | Distributed by: Blogger Templates